
“Yaklaşık iki yıldır devam eden süreçte, iktidarın bu konulardaki uygulamaları, toplumsal kaygıları gidermekten ve güven artırmaktan oldukça uzak. Doğal olarak şu sorular giderek daha fazla soruluyor: Böyle mi barış ve demokrasi gelişecek? Böyle mi “Terörsüz Türkiye” hedefine ulaşılacak? PKK’nin silahsızlandırılması böyle mi başarılacak? Bu tür soruların her gün farklı kesimler tarafından gündeme getirilmesi, çeşitli toplumsal ve siyasal risklerin emareleri olarak değerlendirilebilir.”
Türkiye’de son on yıldır yaşananların dünyada eşi benzeri yok. Dünyanın kaç ülkesinde aylar boyunca ünlülere ve sanatçılara yönelik uyuşturucu ve müstehcenlik gerekçeli gözaltılar; yerel yönetimlere, muhalefet partilerine, sivil toplum örgütlerine ve gazetecilere yolsuzluk, terör ve güvenlik gibi çeşitli gerekçelerle siyasi operasyonlar, tutuklamalar ve yoğun yargı süreçleri yaşanıyor?
Türkiye, on yılı aşkın bir zamandır neredeyse günaşırı yeni bir operasyon haberiyle uyanıyor. Ülkemizde siyasi şafak operasyonları türlü gerekçelerle dur durak bilmiyor. Ülkenin yöneticileri ise bu uygulamalardan büyük bir pişkinlik ve memnuniyetle söz ediyor, bunları öven mesajlar yayımlıyor ve yeni uygulamalara imza atıyor.
En son Adalet Bakanı Akın Gürlek, 81 ildeki 175 Cumhuriyet Başsavcılığına “Ailenin, Gençlerin ve Toplumun Genel Ahlaka Aykırı ve Olumsuz Etkileyen İçerik ve Oluşumlardan Korunması” konulu bir genelge göndererek düğmeye bastı.
Türkiye, 13 Eylül 2026 Pazar günü “Ailem Güvende” operasyonuyla LGBTİ+ örgütleri ve yayınları, sivil toplum kuruluşları, sanat eserleri, diziler, filmler, sosyal medya üreticileri, kadın ve beden politikaları üzerine çalışan platformlar, hatta iktidarın tarif ettiği aile modelini eleştiren içerikler ürettikleri iddiasıyla 150 kişinin gözaltına alındığı bir güne uyandı.
Kamu düzeninin korunması iddiasıyla Evrensel Gazetesi, Af Örgütü, Hak İnisiyatifi gibi kurumların ve birçok kişinin X hesabına erişim engeli getirildi.
Anlaşılan sıra “ahlak” operasyonlarına geldi. Tartışmalı, sınırları ve kullanım alanı geniş “genel ahlak”, “aile yapısı”, “milli ve manevi değerler” gibi kavramlarla operasyonların alanı genişletildi ve yaygınlaştırıldı.
“Milli güvenlikten”, “milli ve manevi değerlere”
Son yıllarda sıkça olduğu gibi, çocukların cinsel istismardan korunması için gerekli pozitif tedbirleri almaktan imtina eden devlet, şimdi ahlakın sınırlarını çizmeye ve aile yapısını koruma iddiasında bulunuyor.
Geçmişte “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” kavramlarının yanına artık “genel ahlak”, “aile” ve “milli ve manevi değerler” de eklendi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bakan olduktan sonra hayata geçirdiği yeni uygulamalar ve çeşitli konularda yaptığı konuşmalarla eğitim müfredatını siyasal İslam perspektifiyle değiştirme ve “devlet laikliğini” aşındırma çabası da aynı hedefe ve amaca hizmet etmektedir. Bu yaklaşım, “dindar nesil yetiştirme” hedefiyle insanların yaşam tarzına müdahale ve bir tür toplum mühendisliğidir.
Dün askerî vesayet kurumlarının yaptığı, son yıllarda yargıya yaptırılıyor.
Kelimeler değişiyor, mekanizma değişiyor. Ancak iktidarların çok etnisiteli, çok dinli, çok kültürlü ve çok dilli çoğulcu Türkiye toplumuna şekil verme amacı taşıyan toplum mühendisliği arzusu bitmiyor.
Gözaltına alınan BirGün Gazetesi muhabiri Sarya Toprak’ın “Ailem Güvende” operasyonuyla ilgili kişisel X hesabından yaptığı şu değerlendirmenin suçlama konusu yapılması veya kendisine sorulması çok şeyi izah ediyor:
“Çok karanlık bir güne uyandık. ‘Aileyi ve toplum düzenini koruma’ adı altında LGBTİ+’ların çalıştığı işletmelere, derneklere ve yaşam alanlarına uzanan bir operasyon yürütülüyor. Bunu yalnızca LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı olarak okumak büyük hata. LGBTİ+’lar üzerinden kurumsallaştırılan şey, iktidarın ‘makbul’ hayatın sınırlarını çizdiği bir baskı rejimi. Bugün hedefte LGBTİ+’lar var. Ancak inşa edilen mekanizma LGBTİ+’larla sınırlı değil. ‘Aile’ ve ‘toplum düzeni’ adına kimin nasıl yaşayabileceğine bu iktidarın karar verdiği bir rejim kurumsallaştırılıyor.”
“Ailem Güvende” gibi absürt bir isimle operasyon yapılırken, DEM Parti’nin sosyalist bileşen partilerine yönelik de terör operasyonu gerçekleştirildi.
Türkiye öyle bir süreç yaşıyor ki bütün bunları birbirinden bağımsız düşünmenin imkânı kalmadı.
Operasyonlarla güvensizlik derinleşiyor
PKK’nin silahsızlanma sürecinin kritik bir aşamasında olduğu bir dönemde Türkiye artık “özgürlükler giderek daralıyor” uyarılarının ötesine geçti. Eşikler tuhaf bir biçimde hızla aşılıyor. Yönetimin otoriterleşmesi artıyor. Yargı, idare ve güvenlik bürokrasisi, iktidarın hedefleriyle uyumlu davranarak Türkiye’nin çoklu dönüşümüne hizmet ediyor.
Seçimlerin yapılması, demokratik bir hukuk devleti olmak için tek başına yeterli değil. Seçmen iradesinin nasıl kullanıldığı, yasanın ve anayasanın kimlere karşı sopa olarak kullanıldığı, demokrasinin ve hukuk devletinin karakterini belirliyor.
Gazetecilerin özgürce ve evrensel insancıl hukuk ilkelerini gözeterek haber yapabilmesi; siyasetin meşru siyasal zeminde ve hukuksal kriterlere uygun biçimde rekabet edebilmesi; yurttaşların da başkalarının haklarına müdahale etmeden, ayrımcılık ve ırkçılıktan uzak, özgürce konuşabilmesi gerekir.
Demokratik ve katılımcı siyasetin gereklerinden biri de toplumsal ve siyasal sorunların bütüncül bir perspektifle, bütün tarafların katılımıyla müzakere ve uzlaşı yoluyla çözülmesidir.
Kürt sorununun veya herhangi bir çatışma çözümünde bunlar olmazsa olmazdır. Kürt sorununda çözüm arayışlarının yoğunlaştığı ve PKK’nin silahsızlandırılmasında kayda değer gelişmelerin yaşandığı bir süreçte, son bir haftada yapılan operasyonlar, sürecin ruhunu zehirliyor.
Yaklaşık iki yıldır devam eden süreçte, iktidarın bu konulardaki uygulamaları, toplumsal kaygıları gidermekten ve güven artırmaktan oldukça uzak.
Doğal olarak şu sorular giderek daha fazla soruluyor: Böyle mi barış ve demokrasi gelişecek? Böyle mi “Terörsüz Türkiye” hedefine ulaşılacak? PKK’nin silahsızlandırılması böyle mi başarılacak?
Bu tür soruların her gün farklı kesimler tarafından gündeme getirilmesi, çeşitli toplumsal ve siyasal risklerin emareleri olarak değerlendirilebilir.
İktidarın, Kürt hareketi dışında kalan demokratik muhalefete yönelik “yargı eliyle süpürme hareketi”nin PKK’nin silahsızlanmasıyla doğrudan bağlantılı olmadığı ileri sürülebilir. Ancak silahsızlanmanın, hak ve özgürlüklerin gelişmesinin önünü açacağı yönündeki beklentileri zayıflattığı gerçeği göz ardı edilemez.
Silahsızlanmanın bir devlet politikası hâline gelmesiyle iktidarın seçim hesaplarının ve “milli toplum mühendisliği” olarak nitelendirilen politikaların kesiştiği bir dönemde, silahsızlanma sürecinin sunduğu fırsatın beklenmedik biçimde heba edilmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Not: Bu yazı18 Eylül 2026 tarihinde https://yeniarayis.com/yazi/silahsizlandirma-esiginde-ailem-guvende-operasyonu-22731 yayınlandı.