“Güven; ortak hukuk, şeffaflık, eşitlik ve karşılıklı sorumluluk üzerinden inşa edilir. Ortak hukuku ve ortak anlayışı, birlikte yürüyüşün her evresinde ve her anında ortak gözetilmek zorunda. Hiç kimse bu sorumluluktan muaf tutulamaz. Küçük hesaplara bu yanlışlar feda edilemez. Demokratik muhalefet ortak paydaları bakımında Osmanlının ilham kaynağı olacak bir şeyi yok. Geçmişin yaralarına “pozitif anlamlar yükleyerek” güncellemekle gelecek inşa edilemez.”

12 Eylül Anayasası tartışma konusu olduğunda, her zeminde tutarlı demokratların, devrimcilerin, sosyalistlerin ve sol liberallerin yıllardır dikkat çektiği temel bir gerçek vardır: Türkiye’nin toplumsal yapısı, tekçi bir anayasal ve siyasal anlayışa sığmayacak kadar çok kimlikli, çok inançlı, çok dilli ve çok kültürlüdür.
Buna uygun bir anayasa ihtiyacı da uzun yıllardır savunula gelmiştir.
Cumhuriyetin tekçi bir anlayışla ve yanlış bir temelde kurulmuş olmasının yarattığı sorunları aşmanın yolu; Türkiye’nin çoklu kimlik, inanç, dil ve kültür gerçekliğini kapsayan, eşit yurttaşlık temelinde demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapmaktan geçmektedir.
Böyle bir anayasa; Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin, Ermenilerin, Çerkeslerin, Yahudilerin ve Türkiye’deki bütün farklı kimlik ve inanç gruplarının özgür ve eşit biçimde bir arada yaşamalarının ortak sözleşmesi olacaktır.
12 Eylül Anayasası 18 kez değiştirilmiştir. Ancak Türkiye hâlâ tekçiliği terk etmiş değil.
Asıl meselemiz, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne taşınan tekçi siyasal zihniyetin aşılmasıdır.
1990’ların son çeyreğinde Kürt siyasal hareketinin, Kürt sorununun çözümü bağlamında Cumhuriyeti Türklerin ve Kürtlerin ortak cumhuriyeti biçiminde formüle eden talep ve yaklaşımları, demokratik siyasal muhalefet saflarında önemli tartışmalara ve gerilimlere yol açmıştı.
Ancak bu tartışma zaman içerisinde önemli ölçüde aşıldı.
Türkiye’nin çoklu kimliğine uygun başka bir Türkiye paydası etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü cumhuriyet tezi, ortak ve stratejik bir mücadele hattına dönüştü.
Artık soru bütün kimliklerin eşit yurttaşlar olarak hangi ortak demokratik zeminde yaşayacağı sorusuna dönüşmüştür.
Yeni çözüm sürecinde bu noktada demokratik muhalefette sorular oluştu, siyasal dalgalanmalara yol açan söylem ve gelişmeler çoğalmaktadır.
Bunlar üç başlık altında toplanabilir
Birincisi, yeni çözüm sürecinin Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesinin ardından eski cihatçı yapıların iktidara gelmesi ve Alevilere ve Dürzilere yönelik saldırıların sürmesiyle eşzamanlı olarak ilerlemesidir.
Bu süreçte Şam’daki eski cihatçı Şara yönetimi ile Kürt yönetimi arasında hızlı biçimde gelişen uzlaşma ve bunun Kürtlerin oluşturduğu özerk yönetimin tasfiyesi biçiminde sonuçlanıyor biçimde kaygılar, özellikle Alevilerde ciddi soru işaretleri yaratmaktı.
Söz konusu olan sadece Kürtlerin veya Suriye’nin geleceği değil Ortadoğu’da yeni bir siyasal İslamcı devlet modeli inşa edilme kaygısı.
.İkincisi, bu süreçte MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sık sık Türk-Kürt işbirliğinden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ise Türk, Kürt ve Arap birlikteliğinden söz etmesidir. Ve bunun siyasal muhtevası.
Türk-Kürt-Arap birlikteliği Türkiye’de geçmiş bir dizi negatif duyarlıkları ve yaşanmışlıkları hatırlatıyor. Bugün Otoriter yönetimin kalıcılaşması ve bölgeselleşmesi kaygılarına yol açıyor.
Birlik söylemi “beka”, güvenlik ve devlet merkezli bir siyasal çerçeveye oturuyorsa, o zaman geçmişin tekçi anlayışının yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.
.
Üçüncüsü ise PKK lideri Abdullah Öcalan’ın paradigma değişikliği çerçevesinde Türk-Kürt işbirliğini veya Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi işbirliği hikâyesini güncelleyerek ele alan yaklaşımıdır.
Bu nokta, PKK’nin silahsızlanma sürecinin çok yönlü ve çok boyutlu sorunları, belirsizlikleri ve birçok kesimi şaşırtan hızlı ve tek taraflı gelişmeleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Buna iktidarın yaklaşık 22 aydır sergilediği, tarihsel fırsatı siyasal fırsata dönüştürme yaklaşımı ve sürecin Türkiye’ye özgü karakteri de eklendiğinde, karşı karşıya olduğumuz sorunların fazlasıyla karmaşık olduğu görülmektedir.
Tam da bu nedenle tarihsel referansların nasıl kullanıldığı önem kazanmaktadır.
Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi ilişkisini bugünün Türk-Kürt ilişkilerinin tarihsel modeli olarak sunmak, Kürt kamuoyunun ve demokratik muhalefetin zihninde kötü şeyleri canlandırır.
Son günlerde Alevi yurttaşlar üzerinde olduğu gibi, bu türden yaklaşımlar toplumsal tepkilerin fitilini hemen ateşleyebilmektedir.
Bugün Aleviler üzerinde yaşananlara, farklı bir biçimde de olsa, benzer bir yaklaşımın 2013-2015 çözüm sürecinde Ermenilerle ilgili olarak yaşandığını hatırlamak gerekir.
23 Şubat 2013 tarihli İmralı görüşmesinde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’deki bazı gelişmeleri anlatırken “Ermeni lobisi” ve “Rum lobisi” hakkında sözler söylediği tutanaklara yansımıştı.
Milliyet gazetesinde yayımlanan tutanaklarda Öcalan’ın görüşmede ABD’deki Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinden de söz ettiği aktarılmıştı.
Buradaki sorun yalnızca “Ermeni lobisi” ifadesi değildi.
Ermeni toplumunda, 1915’in 100. yılına ilişkin tarihsel hafıza ve adalet taleplerinin bir “lobi faaliyeti” ya da Türkiye’ye karşı yürütülen bir operasyon gibi gösterilebileceği algısı tepki yaratmıştı.
Bu tepkinin toplumsal ve tarihsel bir arka planı vardı.
Çünkü 1915, Ermeni toplumu açısından yalnızca geçmişte kalmış bir tarihsel olay değil.
Hatırlanacaktır; aynı dönemde KCK Eş Başkanı Bese Hozat’ın Ermeni ve Rumlarla ilgili çok daha sert bir açıklaması da gündeme gelmişti.
Hozat, “milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri”ni Türkiye’deki “paralel devletler” arasında saymıştı.
Bu açıklama Ocak 2014’te yeniden büyük bir tartışmaya yol açmıştı.
Bu gelişmeler, çözüm sürecinin yalnızca Kürt sorunu üzerinden yürütülemeyeceğini; Türkiye’nin bütün toplumsal kesimlerinin tarihsel hafızalarının, kimliklerinin ve hassasiyetlerinin dikkate alınması gerektiğini bir kez daha gösteriyordu.
Fakat aynı süreçte başka bir Öcalan söylemi de dikkat çekiciydi.
21 Mart 2013 tarihli Newroz mesajında Öcalan, “binlerce yıldır bu topraklarda birlikte yaşayan halklar” vurgusunu öne çıkarmış ve Anadolu’nun ortak tarihine dikkat çekmişti.
Agos gazetesi bu yaklaşımı, Ermenileri ve Rumları da kapsayan daha geniş bir ortak tarih ve ortak yaşam perspektifi olarak değerlendirmişti..
Bu dönem, bütün olup bitenleri MHP ve AK Parti merkezliliğinin ağır bastığı ve “beka” sorunuyla bezenmiş yeni süreç gerçeğiyle birlikte düşünmek gerekiyor.
Bu anlamda demokratik muhalefetin, farklı kesimlerin çok farklı nedenlerden kaynaklanan kaygılarına ve eleştirilerine özen göstermesi, bunları etraflıca değerlendirmesi ve ciddiye alması; otoriter yönetimin hareket alanını daraltmak açısından elzemdir.
Alevi yurttaşların kaygılarını dile getirmesi, demokratik solun soru sorması, Ermenilerin tarihsel hafızalarını savunması veya Kürtlerin sürecin yönüne ilişkin eleştirilerde bulunması, kendiliğinden süreç karşıtlığı anlamına gelmez.
Bunlar uyarı alarmı ve demokratik bir çözümün kurucu unsurları olarak görülmelidir.
Sürece duyulan güven, içi boş bir güven çağrısıyla veya kişiselleştirilmiş siyasal ilişkilerle oluşturulamaz.
Güven; ortak hukuk, şeffaflık, eşitlik ve karşılıklı sorumluluk üzerinden inşa edilir.
Ortak hukuku ve ortak anlayışı, birlikte yürüyüşün her evresinde ve her anında ortak gözetilmek zorunda. Hiç kimse bu sorumluluktan muaf tutulamaz. Küçük hesaplara bu yanlışlar feda edilemez.
Demokratik muhalefet ortak paydaları bakımında Osmanlının ilham kaynağı olacak bir şeyi yok. Geçmişin yaralarına “pozitif anlamlar yükleyerek” güncellemekle gelecek inşa edilemez.
Not: Bu yazı ilk 08 Eylül 2026’da tarihte https://yeniarayis.com/yazi/cogulcu-turkiye-insa-etmeden-sorunlarin-cozumu-mumkun-degil-21429 yayınlandı.