Barolarda süreç karşıtlığı ve nefret kürsüsü

“Barış, yalnızca silahların susması değil, hakların güvence altına alınması ve demokratik yaşamın genişlemesidir. Bu yönde bir dönüşüm sağlanmadığında silahsızlanma hedefi gerçekleşse bile otoriterleşme derinleşebilir. Baroların kürsülerinde yükselen nefret söylemi de bu tehlikenin toplumsal ve kurumsal düzeydeki işaretlerinden biridir. Aynı zamanda toplumdaki sürece dair kaygıların, korkuların gelişim ivmesine dikkat çekiyor.”

Hukuk kurumlarında yükselen milliyetçilik şovenizm, barışın toplumsallaşmasının önündeki engeller ve sürecin çıkmazı.

Son İstanbul Barosu 128. Olağan Genel Kurulu, bir dizi tartışmayı beraberinde getirdi. Ancak yaşananlar, faşist kimlikleriyle bilinen çok sayıda avukatın baro yönetiminde ilk kez bu denli etkili biçimde yer almasıyla sınırlı değil. Asıl üzerinde durulması gereken, genel kurul kürsüsünün ve salonunun toplumsal kesimleri hedef alan bir nefret söyleminin alanına dönüşmesi ve bunun hukuk mesleği açısından ne anlama geldiğidir.

Genel kurul kürsüsü, iki yılı aşkın süredir Kürt meselesi etrafında yürütülen yeni sürece karşı Türk milliyetçisi, sosyal şoven ve cumhuriyetçi statükocu itirazların dile getirildiği bir alana dönüştü. Kürt halkının tarihsel talepleri, eşitlik ve özgürlük arayışı yerine Kürt düşmanlığını yeniden üreten söylemler öne çıktı. Salon adeta bir nefret panayırına dönüştü. Benzer bir tablo iki hafta önce İzmir Barosu Genel Kurulunda da yaşandı.

Bu tablonun, hukukun ve anayasal güvencelerin aşındığı, hak ve özgürlüklerin savunulmasının yaşamsal önem taşıdığı bir dönemde ortaya çıkması özellikle düşündürücüdür. Kürt meselesinde tarihsel bir eşikte, bir halkın kimliğini, dilini ve siyasal taleplerini düşmanlaştıran söylemlerin hukukçuların kürsüsünde karşılık bulması, mesleğin toplumsal sorumluluğuyla açıkça çelişmektedir.

Yürütülen sürecin eleştirilmesi, sorgulanması ve farklı siyasal perspektiflerden tartışılması elbette gereklidir. Ancak burada söz konusu olan, eleştiriden çok toplumda ve meslek örgütlerinde düşmanlığı, hak inkârını, şovenizmi ve Türk milliyetçiliğini körükleyen bir siyasal dilin güç kazanmasıdır. Barış ihtimalini zayıflatan yalnızca silahlar ve siyasal hesaplar değil, toplumun bir kesimini diğerine karşı düşmanlaştıran söylem ve yaklaşımlardır.

Sürecin mimarisi ve toplumsallaşma sorunu

İstanbul Barosu Genel Kurulunda yaşananlar, çözüm sürecinin yürütülüş biçimi açısından da önemli bir uyarıdır. Sürecin toplumsallaşmasının önündeki engellerin, büyük ölçüde kapalı devre işleyen mevcut mimariden kaynaklandığı giderek daha görünür hâle geliyor.

Saray, İmralı ve istihbarat ekseninde yürütülen süreçte, alınan kararların desteklenmesi ve bunlara uyulması bekleniyor. Oysa Kürt sorununun demokratik ve eşitlikçi çözümünü, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve hukuksuzlukların sona ermesini kapsamayan; PKK’nin silahsızlandırılmasıyla sınırlı bir yaklaşımın toplumsal karşılık üretmesi mümkün değildir.

İki yıldır hak ve özgürlüklerin gelişimine katkı sunacak anlamlı bir ilerleme sağlanamadığı gibi, birçok alanda daha geriye düşülmüştür. Başlangıçtaki beklentiler zayıflamış, sürece yönelik kaygılar ve karşıtlık artmıştır. Buna rağmen sürecin yürütücüsü olan aktörler bu tabloyu yeterince dikkate almamaktadır. Sürece yönelik eleştiri, uyarı ve en temel insani taleplerin dile getirilmesi bile iktidar tarafından süreç karşıtlığı veya süreci provoke etme suçlamalarıyla karşılanmaktadır. Böylece barışın sosyal, kültürel ve siyasal zeminlerinin gelişmesi  engellenmektedir.

Silahsızlanma yetmez, demokratikleşme gerekir

Sürecin mevcut biçimi, yalnızca silahların bırakılmasını ve örgütün feshedilmesini hedeflese bile, toplumsal ve siyasal sonuçlarının bundan ibaret kalması beklenemez. Hukuk kurumları, meslek odaları ve sendikalar, demokratik siyasetin ve çözümün toplumsallaşmasına katkı sunacak zeminler olmalıdır. Buna karşılık, bu kurumlarda süreç ve Kürtlerin hakları karşıtı anlayışların güç kazanması, Türkiye’de otoriterleşmenin derinleşmesi riskini ve kaygılarını haklı olarak büyütmektedir.

Dünyanın hiçbir döneminde hak ve özgürlükler yalnızca iktidarların iradesiyle gelişmemiştir. Toplumsal mücadelelerin, demokratik kurumların ve siyasal iradenin birbirini güçlendirmesi gerekir. Çatışma çözümü ve barış süreçlerinde bu ihtiyaç çok daha belirgindir.

Cezaevi infaz kurullarının keyfî kararlarıyla infazların yakılması, hasta tutukluların cezaevlerinde yaşamını yitirmesi, demokratik siyasetçilerin ve gazetecilerin tutukluluk hâlinin sürmesi, yerel yönetimlerin kayyımlarla yönetilmesi gibi sorunlarda çözüm yönünde anlamlı adımlar atılmadığı bir dönemde, barış ve demokratik Türkiye çağrısı yapanların kapsamlı bir süreç muhasebesi yapması kaçınılmazdır.

Barış, yalnızca silahların susması değil, hakların güvence altına alınması ve demokratik yaşamın genişlemesidir. Bu yönde bir dönüşüm sağlanmadığında silahsızlanma hedefi gerçekleşse bile otoriterleşme derinleşebilir. Baroların kürsülerinde yükselen nefret söylemi de bu tehlikenin toplumsal ve kurumsal düzeydeki işaretlerinden biridir. Aynı zamanda toplumdaki sürece dair kaygıların, korkuların gelişim ivmesine dikkat çekiyor.

Not: Bu yazı ilk 30 Ekim 2026’da   https://yeniarayis.com/yazi/barolarda-surec-karsitligi-ve-nefret-kursusu-43486 yayınlandı.