
“Basın kuruluşlarından belediyelere, gazetecilerden siyasetçilere uzanan bu tablo halkın haber alma hakkını, demokratik denetimi ve ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen şeyler. Seçim öncesi alan temizliği, tüm muhalefetin sesini kısmaya yönelik bir sürece olarak geliştiğinden bedelini yalnızca siyasetçiler değil, bütün toplum ödeyecek.”
Çarşamba günü şafak vakti Halk TV’nin yayını durduruldu, yönetimine kayyım atandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Halk TV Yönetim Kurulu Başkanı Cafer Mahiroğlu hakkında “rüşvet”, “ihaleye fesat karıştırma” ve “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçlamalarıyla soruşturma yürütüldüğünü açıkladı.
Başsavcılık, İzmir Büyükşehir Belediyesi bağlantılı ihalelerde 14 milyon 464 bin TL tutarında kayıt dışı rüşvet ödemesi yapıldığını öne sürdü. Eş zamanlı olarak Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla Halk TV’ye ve Mahiroğlu’nun diğer şirketlerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyım olarak atandı.
Mutlak butlancı CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bundan yalnızca dört gün önce, 9 Ekim 2026 tarihinde KRT’deki programında Halk TV’nin yayınlarını eleştirmiş, kanalı “günün 24 saati yalan haber yapmakla” suçlamıştı. Mahiroğlu’nun Türkiye’ye gelemeyip yurt dışında yaşadığı yönündeki sözleri de tartışma yaratmıştı.
İktidar, daha önce de 24 Ekim 2025 tarihinde gazeteci Merdan Yanardağ’ın genel yayın yönetmeni olduğu TELE1 televizyonuna TMSF’yi kayyım olarak atamış, kanalın yayınını durdurmuştu. Yanardağ, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün ile birlikte casusluk soruşturması kapsamında tutuklandı. Bir yıla yakın süredir tutuklu.
30 Eylül 2026 tarihinde ise Türkiye’nin en fazla takip edilen gazetelerinden T24’ün internet sitesine ve X hesabına erişim engeli getirildi. Gerekçe, yayımlanan 118 içeriğin LGBTİ+ konularını içermesi ve aile yapısına zarar verdiği iddiasıydı.
Bu üç örnek, iktidarın gazetecileri cezalandırma gerekçesiyle medya organlarının çalışmalarını engellediği kritik vakalar olarak karşımızda duruyor.
Diğer taraftan, son iki aydır, özellikle fon soygunu sonrasında gazetecilere yönelik baskıların, yıldırma girişimlerinin, gözaltıların ve yargılamaların yoğunlaştığı gözlemleniyor.
Gazeteciler Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı, fon soygunu kapsamında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla dokuz gündür tutuklu. Aynı iddiayla İsmail Saymaz ve Murat Ağırel de ev hapsinde.
26 Eylül 2026 tarihinde gazeteci Ali Tarakçı aynı suçlamayla tutuklandı. Hâlâ cezaevinde.
15 Eylül 2026 tarihinde gazeteci Tuğba Tekerek de 2024 yılında Gürcistan’daki seçimleri izlerken LGBTİ+ hareketi hakkında hazırladığı ve Kaos GL’nin internet sitesinde yayımlanan haberi nedeniyle, aile yapısına zarar verdiği suçlamasıyla gözaltına alındı. Tutukluluğu devam ediyor.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın güncel verilerine göre şu anda cezaevinde tutuklu ve hükümlü 17 gazeteci ve gazete çalışanı bulunuyor. 250’den fazla gazeteci benzer suçlamalarla yargılanıyor.
Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada yer alıyor.
Bütün bunlar, Türkiye’nin basın, düşünce ve örgütlenme hakları konusunda bir çöküş aşamasına geçtiğini gösteriyor. Dünyada da birçok alanda daralma yaşanıyor. Yeni Parti lideri Özgür Özel’in de ifade ettiği gibi, bunlar daha çok diktatörlüklerde görülen uygulamalar. Ülkenin geldiği noktayı gösteren bu tabloda halkın haber alma özgürlüğü askıda. Her türden güçlü muhalefeti ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar, bir tür güvenlik politikası olarak hayata geçiriliyor.
İktidar partisi içinde de fon soygununun hesabının sorulması gerektiğine yönelik itirazların yükseldiği bir dönemde, iktidarı eleştiren basın kuruluşlarına ve gazetecilere yönelik tutuklama, soruşturma, kapatma, yasaklama ve para cezası gibi ağır baskı uygulamaları, çok daha derin ve kalıcı yapısal sorunlar yaratma potansiyeli taşıyor.
Dokunan yanıyor
“Dokunan yanıyor” sözü, gazeteci ve TİP milletvekili Ahmet Şık’a ait. Şık, 3 Mart 2011 tarihinde, hazırlamakta olduğu İmamın Ordusu isimli kitap nedeniyle bir şafak vakti polisler tarafından gözaltına alınırken bu sözü sarf etti. FETÖ yapılanmasının yargıyı araçsallaştırarak yarattığı tahribata ve kurumları ele geçirmesine dikkat çekti.
Şimdi de benzer bir durumla karşı karşıyayız.
Anlaşılan artık her şey Cumhurbaşkanı’nın yeniden seçilmesine endekslenmiş durumda. Bütün saatler 2028 Nisan’ının ikinci yarısına ayarlanmış vaziyette.
Daha doğrusu, 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan yargı operasyonları, mutlak butlan tartışmaları ve muhalefet belediyelerine yönelik süpürme hareketi, seçimler ekseninde bir alan temizliği biçiminde yeni bir evreye taşındı.
Belediyelere, şirketlere, basın yayın kuruluşlarına kayyım atandı, el konuldu. Geriye seçmene ve milletvekillerine kayyım atamak kaldı. Bu gidişle buna da bir biçimde başvurulacak gibi görünüyor.
AK Parti ve MHP yetkilileri, son günlerde Meclis’in, AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi için seçimlerin normal tarihinden kısa bir süre önce yenilenmesine yönelik karar almasını yüksek tondan ve bir zorunluluk olarak dile getiriyorlar.
Bunun bölgesel gelişmeler ve riskler nedeniyle Türkiye için zorunlu olduğunu en açık biçimde MHP lideri Devlet Bahçeli, 6 Ekim 2026 tarihli Meclis grup konuşmasında ifade etti.
Bahçeli, konuşmasında “Yürütmede Erdoğan, yasamada MHP; Türkiye’de Cumhur İttifakı, dünyada Türk Asrı” çağrısında bulundu. Ayrıca, “Cumhurbaşkanıyla birlikte kuşkusuz ki Meclisteki milletvekili çoğunluğu da Cumhur İttifakında olmalı, denge ve denetleme mekanizmasının daha sağlıklı işleyebilmesi için Milliyetçi Hareket Partisi yasamada temsil gücünü mutlaka artırmalıdır” dedi.
Bu, yeni dönemin ilk işaret fişeğiydi. Otoriter yönetimin, otokratik rejimin denetimi konusunda nasıl bir rol üstleneceğini ilan etti. Nasıl olacağını yaşayıp göreceğiz.
Ama artık seçimler için düğmeye basılmış görünüyor. Anlaşılan iktidar, kendisini rahatsız edecek ya da politikalarına itiraz edecek kesimleri topyekûn susturabileceği bir ortamın hayalini kuruyor. Fon soygununun seçmende yarattığı, dipten gelen rahatsızlık dalgasını ise yeterince ciddiye almıyor.
Demokratikleşme beklentisi seçim hesabına
İktidar, “Terörsüz Türkiye” kapsamında PKK’nin silahsızlanması çalışmalarına da benzer bir yaklaşım sergiliyor. Silahların bırakılmasının ve örgütün feshedilmesinin yaratacağı tarihî fırsat, seçim hesaplarına heba edilecek.
Sorunun diğer boyutlarıyla ilgili memlekette yaprağın kımıldamamasını bir kenara bırakalım. Aksine, izlenen politikalar, iktidarın bu konulardan ne derece uzak ve kibirli bir konumda durduğunu gösteriyor.
Yeni çözüm sürecinin ilk günlerinde, PKK’nin silahsızlanmasının ardından demokratik hak ve özgürlüklerin gelişebileceğine ilişkin toplumda az çok bir beklenti vardı.
Bugün ise buna dair herhangi bir emare yok. Aksine, silahsızlanma sonrasında Kürt sorununun geride kalan boyutlarını içeren meseleler etrafında toplumsal sorunların çok daha kronikleşmesi riski söz konusu.
İktidar, barış için ortaya çıkan tarihî fırsatı değerlendirmek uzak seçim öncesi alan temizliğiyle meşgul.
Basın kuruluşlarından belediyelere, gazetecilerden siyasetçilere uzanan bu tablo halkın haber alma hakkını, demokratik denetimi ve ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen şeyler.
Seçim öncesi alan temizliği, tüm muhalefetin sesini kısmaya yönelik bir sürece olarak geliştiğinden bedelini yalnızca siyasetçiler değil, bütün toplum ödeyecek.
Not: Bu yazı ilk 16 Ekim 2026’da https://yeniarayis.com/yazi/secim-oncesi-alan-temizligi-35437 yayınlandı.