Fon depremi; üç sorun, tek soru: Neden önleyici olunamıyor?

“Güçlü devlet ile güven veren devlet aynı şey değildir. Güven veren devlet; sadece kriz çıktığında müdahale eden değil, krizi önceden gören, kuralları herkese eşit uygulayan, hatasını açıklayan ve mağdurun zararını telafi eden devlettir.”

Önceki haftanın öne çıkan Türkiye gündeminin üç konusu bize ne anlatıyor olabilir; üçünün ortak noktaları birer toplumsal çöküş hikâyesi olabilir mi?

İlki, Ankara’da emeklilerin seyyanen zam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde düzenlediği eylem sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun yaşamına son vermesi. Bu vesileyle Emniyet Teşkilatı Sendikasının açıklamasından öğrendik ki iki gün içinde, geçinemedikleri için üç emniyet mensubu daha yaşamına son vermiş. Yeni Parti milletvekili Sezgi Tanrıkulu, 2025 yılında 82 polis memurunun, 2026 yılında ise bugüne kadar 59 aktif, 9 emekli polis memurunun intihar ettiğini açıkladı.

İkincisi, eski Türkiye’yi sarsan fon yolsuzluğu ve operasyonudur. Türkiye ekonomisinde dalgalanmalara sebep olan bu yolsuzluk operasyonu haberinde çok sayıda hükümete yakın, iktidar partisi yöneticilerinin, bakanların ve SPK bürokratlarının isimlerinin yer aldığı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, şu anda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevlerinden istifa etmek zorunda kaldığı krizden söz ediyoruz. Ki çeyrek yüzyıl iktidarda olan AK Parti’de bu istifa ilk kez oldu.

Üçüncüsü ise 22 Eylül 2026 sabahı Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde silahlı saldırı gerçekleşmesi ve 3 ağır, 11 öğrencinin yaralanması.

İlk bakışta bu üç olayın arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün görünmeyebilir. Ama biraz daha yakından bakıldığında üçünün de aynı temel soruya çıktığı görülüyor:

Vatandaş, hayatını etkileyen siyasal, sosyal krizler karşısında kamu kurumlarına neden etkili olamıyor veya ne ölçüde güvenebilir?

Bu sorular, bugün Türkiye’nin belki de en önemli siyasal soruları.

Üç olayın ortak noktası, olayların kendisinden çok kurumların riskleri önceden görme ve vatandaşın karşı karşıya kaldığı zararı önleme kapasitesidir.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca krizlere müdahale eden değil, önleyen bir kamu kurumu ve yönetimi. Kamu gücü, yalnızca kriz çıktıktan sonra ne kadar hızlı müdahale ettiğiyle ölçülmemeli.

Bu soruların her biri farklı bir kuruma ait gibi görünse de aslında aynı yönetim anlayışına işaret ediyor.

Sorunun partizanca, liyakatsiz kamu yöneticilerinin, kadroların, bürokratların atanmasından ve güçlü erken uyarı sistemine sahip olunmamasından kaynaklandığı çok net ortadadır.

Soruşturma başlatıldı sözleri artık inandırıcı değil

Türkiye’de krizlere verilen ilk tepki çoğu zaman yeni cezalar, yeni yasaklar veya yeni güvenlik tedbirleri oluyor. Bunların bazıları gerekli olabilir. Artık yeterli olabilmesi mümkün değildir. Sosyal, siyasal ve toplumsal çözülmeyle karşı karşıya olduğumuzu idrak etmek kendini dayatıyor.

Bu gerçekleşmediği sürece ki çok zor görünüyor, toplumun kendini güvende hissetmesinin imkânı yoktur. Hele de hesap verebilirlik alışkanlığının, mekanizmasının olmadığı bizim gibi ülkelerde bu katiyen gerçekleşebilir bir durum değildir.

Bir kriz, sorun yaşandığında vatandaşın “soruşturma başlatıldı” açıklamasını duyması artık hiçbir şey ifade etmiyor, kimsenin yüreğindeki ateşi söndürmüyor. Bolu Kartalkaya otel yangınında yakınlarını yitiren ailelerin yüreklerindeki, ülkenin hafızasındaki ateş hâlâ korları sönmedi.

Soruların hiçbiri için ikna edici, inandırıcı yanıtlar verilebilmiş değil. Sorular askıda durmaya devam ediyor. Bu soruların çoğu, “Risk önceden biliniyor muydu? Hangi kurum birinci derece sorumlu? Uyarılar neden ciddiye alınmıyor? Hangi tür mekanizmalar neden çalışmıyor? Mağdurların zararı nasıl telafi edilecek ve edilecek mi? Aynı veya benzer şeylerin tekrar yaşanmaması için hangi kural, yönetmelik değiştirilecek?” gibi çok basit, herkesin aklına ilk elden gelen basit, sıradan sorular.

Bugün Türkiye’nin en önemli sorunu, siyasi güvensizliğin de ötesinde, insanların geleceklerini hiçbir biçimde öngörememeleri ve geleceklerine ilişkin derin bir endişe duymalarıdır.

Türkiye ekonomik, sosyal çöküş ve geçim güvencesinden yoksun → kamu ve sivil toplum kurumlarına ciddi ölçüde güvensiz → artık hiç kimsenin kişisel/toplumsal geleceği, yaşam hakkı, özgürlükleri güvende değil veya büyük risk altında.

Bir vatandaş parasını, emekliliğini, emeğini, çocuğunu veya kendi geleceğini ve yaşamını güvence altında görmüyorsa, birbirinden çok farklı krizler aynı duygusal zeminde birleşebiliyor: Kontrol benim elimde değil ve kurumlara ne kadar güvenebilirim?

Mesele sadece iktidar–muhalefet ekseninde okunamaz bir noktaya ulaşmıştır demektir. Daha derinde bir siyasal sorun, kamu kapasitesi, hukuk, yapısal bir sorun var olduğu gerçeği açığa vuruyor.

Burada önemli bir konunun ayrımı var: Güçlü devlet ile güven veren devlet aynı şey değildir. Güven veren devlet; sadece kriz çıktığında müdahale eden değil, krizi önceden gören, kuralları herkese eşit uygulayan, hatasını açıklayan ve mağdurun zararını telafi eden devlettir.

Bu üç olay açısından bunun hiçbirinden söz edemeyiz. Erken uyarı mekanizması geliştirecek, daha şeffaf ve denetlenebilir kamu ve güçlü sosyal koruma ile hesap verebilir kurumların inşasının mümkün olmadığı rejim ve siyasi krizle ve aynı zamanda toplumsal çöküş sorunuyla boğuşmak sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Yani sistem tıkandı, yönetenler yönetemez hâldeler.

Bu üç olayı, daha zorlu bir sürecin birer belirtisi olarak okumak gerek. İktidarın değişimi ile ülkenin bu türlü olaylara karşı önleyici, kurumsal tedbirleri nitelikli ve zamanında alabilme kapasitesinin geliştirilmesi birbirine otomatik bağımlı.

Not: Bu yazı ilk 29 Eylül 2026’da https://yeniarayis.com/yazi/fon-depremi-uc-sorun-tek-soru-neden-onleyici-olunamiyor-27931 yayınlandı.