Osman Kavala ve yargının aşırı siyasallaşması

Rejim yalnızca birimizi veya bir kesimi değil, muhalif herkesi düşman, suçlu ilan edebiliyor; hepimizi susturmak istiyor. Hiçbirimizin sorunu tek başına çözülemez. Ya sorunlarımızı birlikte çözeceğiz ya da bugün Osman’a, Selahattin’e, Çiğdem’e, Tayfun’a ve Can’a yaşatılanlar daha birçok insanın başına gelecek.”

Türkiye gündeminin öncelikleri günübirlik değişiyor. Bu hıza yetişmek, büyük bir marifet ve ancak imkânlar dâhilinde mümkün olabilecek bir şey.

Her ülkenin tarihinde dönüm noktası niteliğinde olaylar vardır. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri oldu. İktidar lideri tarafından “Allah’ın lütfu” olarak nitelendirilen bu girişim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında otoriter ve otokratik bir rejime geçişin fırsatına dönüştürüldü.

Son on yılda yalnızca Türkiye’nin rejimi değişmedi; neredeyse her şey dönüştü. Bölgemiz değişti, dünya altüst oldu. Ulusal ve uluslararası kurumlar eski işlevlerini yerine getiremez hâle geldi. Toplumsal, kültürel ve sınıfsal dengeler değişti. İnsan hakları rejimi derin bir kriz yaşıyor; evrensel değerler ve hukuk aşınıyor.

Başka bir dünya ve başka bir Türkiye mücadelesinin koşulları da değişti. Bugünü geçmişin kalıplarıyla anlamak artık mümkün değil. Eskiye ait örgütlenme, çalışma ve mücadele biçimleri, bugünün sorunlarına yanıt üretmekten uzak. Sol, sosyalist ve demokratik muhalefet çevreleri, sivil toplum kuruluşları ve sendikalar uzun süredir yeni bir yol arıyor. Ancak krizin kilidini açacak maymuncuk henüz bulunamadı. İnsan hakları ve özgürlükler alanındaki gerileme sürüyor. Kitlesel ve güçlü bir mücadele hattı kurmayı geciktirdikçe yükümüz ağırlaşıyor.

Türkiye, bu cendereden çıkış yoluna ancak yargının aşırı derecede siyasallaşmasının ve iktidara bağımlı işlemesinin önüne geçilerek girebilir.

Yargının kritik dönüm noktası

Bütün bunları bana bir kez daha düşündüren, 16 Ekim 2026 tarihli açıklamasıyla Osman Kavala oldu. Yıllardır özgürlüğünden mahrum bırakılan Kavala, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesinin 25 Ağustos 2026 tarihli kararına rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin yeniden yargılama ve tahliye talebini reddetmesini, “yargının itibarına da zarar veriyor” sözleriyle eleştirdi.

Bu, yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi veya AİHM kararlarına ilk kez direnmesi değil. Görünen o ki iktidar değişmediği sürece son da olmayacak. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen ve çok sayıda hukukçu, uluslararası bir mahkemenin bir ülkede etkili iç hukuk yolunun kalmadığını tespit etmesinin hukuk sistemi açısından ne kadar ağır bir darbe olduğunu defalarca anlattı. Buna rağmen verilen kararların uygulanmaması, yargının itibarını zedelemekle kalmıyor, kurumsal bir çöküşe işaret ediyor.

Sorun yalnızca Kavala’yla sınırlı değil. Selahattin Demirtaş, Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkındaki hak ihlali kararlarının uygulanmaması, aynı tablonun parçaları. Türkiye’de yargı, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını işine geldiği gibi yorumlama pratiğini sürdürüyor. Artık mesele yalnızca mahkeme kararları değil; anayasal düzenin, uluslararası sözleşmelerin ve evrensel hukukun açıkça ihlal edilmesidir.

15 Temmuz sonrasında siyasi davalarda düşman hukuku uygulaması örtük olmaktan çıktı. İktidar, hukuksuzluğu “yerli ve millî” söyleminin ve içişlerine müdahale iddiasının arkasına gizliyor. Oysa hukuk güvencesinin olmadığı bir düzende hiç kimse güvende değildir.

Bu gidişatın nasıl başladığını hatırlamadan bugün ana muhalefet belediye başkanlarına, yöneticilerine ve bürokratlarına yönelik yargı süreçlerini anlamak mümkün değil. Demirtaş ve HDP’lilerin, ardından Kavala ve Gezi davası sanıklarının “millî tehdit” parantezine alınması, bugün Ekrem İmamoğlu’na yönelen baskıları anlamak açısından da önemli. Aynı zihniyetin yarın Özgür Özel’i de hedef alması ihtimal dışı değil.

Geçmişte Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına anayasal itirazlara rağmen destek verenlerin ve Kavala’nın ilk gözaltına alınmasını sessizce izleyenlerin tutumunun siyasi ve toplumsal bedelini bugün hep birlikte ödüyoruz. Kavala’nın kendi durumunu kişisel bir meseleye indirgememe çabası karşısında muhalefetin büyük bölümünün sessizliği de sorgulanmalı.

Geçtiğimiz hafta, Silivri’de dört gün boyunca süren Ekrem İmamoğlu savunmasında ve İzmir Şakran Cezaevi yerleşkesinde Tunç Soyer’in kooperatif davasına ilişkin savunmasında, yargının siyasallaşmasının somut örnekleri kamuoyuyla paylaştılar.

Ya hep birlikte ya hiçbirimiz

Rejim yalnızca birimizi veya bir kesimi değil, muhalif herkesi düşman, suçlu ilan edebiliyor; hepimizi susturmak istiyor. Hiçbirimizin sorunu tek başına çözülemez. Ya sorunlarımızı birlikte çözeceğiz ya da bugün Osman’a, Selahattin’e, Çiğdem’e, Tayfun’a ve Can’a yaşatılanlar daha birçok insanın başına gelecek.

Geleceğimizi, otokratik rejime karşı bugün ne yaptığımız kadar ne yapmadığımız da belirleyecek. Silivri ve Çağlayan’da görülen davalar bunun acı hatırlatıcıları. Hukuku, özgürlüğü ve demokrasiyi ortak bir arada her yerden herkes için savunmakta gecikmeye daha fazla lüksümüz yok.  Artık adliyeler, her yerde daha fazla iktidar için mesaideler.

Not: Bu yazı ilk kez 20 Ekim 2026’da https://yeniarayis.com/yazi/osman-kavala-ve-yarginin-asiri-siyasallasmasi-37508 yayınlandı.