Demirtaş’ın açıklaması, süreçteki düğüm ve hak savunuculuğu

“Kürt meselesinin silahlı çatışma döneminin ilk evresinin kapanmasına paralel olarak, sorunun siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik ve idari/yönetsel boyutlardaki çok yönlü kök nedenlerinin çözümüne odaklanılmalıdır. Ana dilin kullanımı, egemenliğin paylaşımı ve kamusal alanın yeniden düzenlenmesi gibi sorunlarda yasal ve anayasal düzenlemelerin yapılması, yeni bir toplumsal sözleşmeyle demokratik çözümün önünü açacak, kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Böylece yeni bir evreye geçiş mümkün olacaktır.”

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, tutukluluğunun onuncu yılında, uzun bir aradan sonra iki gün önce sosyal medya hesabından yeni sürece ilişkin kapsamlı ve dikkat çekici bir açıklama yaptı.

Demirtaş’ın tutukluluğunun, yeni süreçte iki yıl geride kalmasına rağmen hâlâ devam ediyor olması geniş kesimler tarafından ciddi bir sorun olarak değerlendirilirken, sürece ilişkin kamuoyu önünde uzun süre sessiz kalması da çeşitli tartışmalara ve kaygılara neden olmuştu.

Bu durumun daha ne kadar devam edeceği ya da sona erip ermeyeceği henüz belirsiz. Ancak Selahattin Demirtaş’ın neden böyle bir dönemde tüm taraflara ve toplumun farklı kesimlerine yönelik uyarılarda bulunma ihtiyacı hissetmiş olabilir. Bu,   üzerinde durulması gereken önemli bir soru.

Açıklamanın içeriği kadar zamanlaması da manidar. Anlaşılan, sürecin gidişatına ilişkin taraflar arasında ciddiye alınması gereken sorunlar ve gerilimler mevcut. Açıklama, bunlara dair genel bir çerçeve sunmakla kalmıyor; aynı zamanda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sürecin mimarisine ilişkin plan, proje ve yaklaşımının Demirtaş tarafından güçlü biçimde desteklendiğini de ortaya koyuyor. Böylece, bazı çevrelerin ısrarlı Öcalan-Demirtaş ikilemi yaratmak yaklaşımlarına karşı bir tutum sergilemiş oluyor.

Sürecin düğümü: Öcalan’ın statüsü mü, mimarisi mi?

Selahattin Demirtaş, sorunun önemli eksikliklerinden birini de sürecin farklı kesimler tarafından sahiplenilmemesi olarak tanımlıyor. Evet, aradan iki yıl geçmesine rağmen sürecin toplumun hiçbir kesimi tarafından yeterli düzeyde ve heyecan verici bir biçimde sahiplenilmemesi önemli bir sorun. Ancak açıklamada bunun nedenlerine değinilmiyor. Meselenin düğümünü çözecek formül, sürecin yanlış mimarisinin değiştirilmesi değil, Öcalan’ın statüsünün netleştirilmesi perspektifi ve bunun toplum tarafından sahiplenilmesi olarak tanımlanıyor.

Meseleyi ana akım Kürt siyasal hareketi ve yapıları adına müzakere sürecinin karar vericisi olan Abdullah Öcalan’ın statüsünün ve çalışma koşullarının düzenlenmesi konularına kilitleyen yaklaşım, bugün yaşanan düğümü çözebilecek bir kapsamı içermiyor. Sorunun düğümünü oluşturan esas mesele, tarafların farklı stratejik ihtiyaçlarının kesişim noktasında yeterince açık ve net bir çerçevenin ortaya konulamamış olmasıdır.

Bir başka ifadeyle, bugün esas olarak yeni süreci PKK’nin ve ana akım Kürt siyasal hareketinin tasfiyesiyle sınırlı bir süreç olarak değerlendiren yaklaşımla, siyasal değişim ve dönüşüm süreci olarak değerlendiren yaklaşım arasındaki gerilimlerin yarattığı sorunlarla karşı karşıyayız.

Barışın toplumsallaşmasında sivil toplum Bu noktada, söz konusu gerilim ve sorunların aşılmasında sivil toplum kuruluşlarının, hak temelli mücadele yürüten kurumların ve çatışma çözümü alanında çalışan yapıların kendi rol ve öncelikleri doğrultusunda hareketsiz kalmalarına veya geri çekilmiş konumlanmalarına son vermeleri kritik önem taşıyor. Sürece hak temelli yaklaşan, toplumsal duyarlılığı geliştirecek ve farkındalığı güçlendirecek bir mücadele perspektifinin ortaya konulması gerekiyor.

Gelinen noktada mevcut iktidar, insan hak ve özgürlüklerinin insancıl hukuk temelinde güçlendirilmesini ve geliştirilmesini, otoriter yönetimini sarsacak bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle demokratikleşme yönünde atılması gereken her türlü adımdan uzak duruyor.

Bu durumun değişmesi ancak toplumda hak ve özgürlüklerin tanınmasına yönelik bilincin, duyarlılığın ve talebin gelişmesiyle; barış yönündeki toplumsal baskının iktidar üzerinde güçlü bir biçimde hissedilmesi ve iktidarın ülkeyi eskisi gibi yönetemez hâle gelmesiyle mümkün olabilir. Aksi hâlde süreç ve barış fazlasıyla kırılgan kalır; iktidarın geri adım atmasının toplumsal ve siyasal maliyeti düşük olur.

Güvenlikçi yaklaşım ve kapalı devre yürütülen süreç

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen yasanın içeriği nedeniyle, hak savunucularının, çatışma çözümü ve barış alanında çalışan kurum ve girişimlerin bundan sonra sürecin sağlıklı gelişmesine ve doğru bir rotada ilerlemesine katkı sunma faaliyetlerini yalnızca yasanın dar kapsamıyla sınırlı bir izleme çalışması olarak yürütmeleri pek mümkün görünmüyor.

Her şeyden önce, sürecin güvenlikçi bir perspektifle ve bütünüyle kapalı devre yürütülmesi, söz konusu kurumların sürece katkı sunma olanaklarını önemli ölçüde ortadan kaldırıyor. Tarafların süreci bu anlayış ve yöntemle yürütme konusundaki tercihleri, toplumsal katılımın önünü tıkadığı gibi sivil toplumun barışın inşasına katkıda bulunmasının da önünde ciddi bir siyasal engel oluşturuyor.

Çatışma çözümü alanında çalışan kurumların ve hak savunucularının, barışın toplumsallaşmasını sağlayacak çalışmalarının siyasal eksenini ve önceliklerini TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 6. ve 7. maddelerinde yer alan konular oluşturmalıdır. Bu iki maddenin siyasal bağlamları ve bütünlükleri güçlendirilerek birlikte ele alınması gerekiyor.

Böylesi bir yaklaşımla yürütülecek çalışmalarher şeyden önce, yeni sürecin mimarisinde taraflarca bir yeniden yapılanmaya gidilmesinin ne kadar zorunlu olduğunu da ortaya çıkaracaktır.

Silahsızlanmanın ötesi

Bu anlamda, silahlı çatışmaya son vermeye, başka bir ifadeyle PKK’nin silahsızlandırılmasına ve feshine odaklanmanın ötesine geçilmesi gerekiyor. Silahlı çatışma döneminin ürünü olan kurum, kuruluş, yapı ve uygulamaların demokratik dönüşümü ve sorunların yasal ve anayasal zeminde çözülmesi bir zorunluluktur.

Bu noktada geçmişle yüzleşme mekanizmalarının oluşturulması, geçiş dönemi adaleti ve hakikatin açığa çıkarılması gibi süreçlerin otomatik olarak devreye sokulması için mücadele etmek hayati önem taşıyor.

Örneğin PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde, iktidarın özel savaş aygıtları olarak değerlendirilen köy koruculuğu ve uzman askerlik uygulamalarının yanı sıra hasta tutukluların durumu, infazların yakılması, demokratik Kürt siyasetçilerinin tutuklanması ve seçilmişlerin yerine kayyım atanması politikalarına karşı bütüncül bir program temelinde hak savunuculuğu mücadelesi geliştirilmelidir. Toplumsal duyarlılığı artıracak bu mücadele, sürece yönelik toplumsal desteği güçlendirecek siyasal zemini yaratacak ve güvensizliğin giderilmesine katkıda bulunacaktır. İktidar, aşağıdan yükselen toplumsal talepler karşısında, gönülsüz de olsa rotasını demokratikleşme yönüne çevirmek zorunda kalacaktır.

Kürt meselesinin silahlı çatışma döneminin ilk evresinin kapanmasına paralel olarak, sorunun siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik ve idari/yönetsel boyutlardaki çok yönlü kök nedenlerinin çözümüne odaklanılmalıdır. Ana dilin kullanımı, egemenliğin paylaşımı ve kamusal alanın yeniden düzenlenmesi gibi sorunlarda yasal ve anayasal düzenlemelerin yapılması, yeni bir toplumsal sözleşmeyle demokratik çözümün önünü açacak, kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Böylece yeni bir evreye geçiş mümkün olacaktır.

Bütün bunların bugünden yarına, mevcut iktidar anlayışıyla gerçekleşebilecek olmadığı açık. Bu mücadelede ne ölçüde yol alınabilirse Türkiye’nin her alanda demokratikleşmesinin önü o ölçüde açılacak ve barışın toplumsal zeminleri güçlenecektir.

Not: Bu yazı ilk 6 Kasım 2026’da https://yeniarayis.com/yazi/demirtasin-aciklamasi-surecteki-dugum-ve-hak-savunuculugu-47380 yayınlandı.