Erken seçim tartışmaları, Cumhur İttifakı’nın stratejisi ve muhalefetin açmazları

“Sonuç olarak, Cumhur İttifakı erken seçim tartışmasını başlatarak aslında seçim tarihinden çok daha büyük bir siyasi hedefi kamuoyunun gündemine taşımaktadır. Tartışmanın merkezinde Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve Cumhurbaşkanlığı sisteminin geleceği bulunmaktadır. Muhalefetin bu stratejiye nasıl cevap vereceği ise yalnızca seçim sonuçlarını değil, Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki siyasal yönelimini de belirleyecektir.”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un Anadolu Ajansı’nda yayımlanan son yazısı, bir süredir kamuoyunda zaman zaman gündeme gelen erken seçim tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Uçum, yazısında erken seçime açık biçimde karşı çıkarken, seçimlerin normal tarihinden yalnızca üç hafta önce, 16 Nisan 2028 Pazar günü yapılabileceğini bir ihtimal olarak gündeme taşıdı. İlk bakışta teknik bir öneri gibi görünen bu çıkışın, Türkiye siyasetinin mevcut dengeleri dikkate alındığında daha geniş bir siyasal anlam taşıdığı açıktır.

 

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sisteminin işleyişi ve iktidar blokunun siyasal iletişim tarzı göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanlarından birinin böylesine önemli bir konuda tamamen kişisel bir değerlendirme yapması pek olası görülmemektedir. Bu nedenle Uçum’un sözleri, yalnızca hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda iktidar çevrelerinde yürütülen stratejik hazırlıkların bir işareti olarak değerlendirilmektedir.

 

Uçum’un önerisini gerekçelendirirken kullandığı “Erdoğan’ın yeniden seçilmeye ihtiyacı yok, Türkiye’nin Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ihtiyacı var” ifadesi de dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, tartışmanın merkezine yalnızca seçim tarihini değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden adaylığı meselesini yerleştirmektedir. Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin partisinin grup toplantısında yaptığı benzer içerikli açıklamalar, söz konusu tartışmanın tesadüfi olmadığını düşündürmektedir.

 

Aslında son dönemde Cumhur İttifakı içinde gelişen siyasi söylemler, giderek daha fazla Erdoğan’ın yeniden adaylığını mümkün kılacak hukuki ve siyasi zeminin oluşturulmasına yönelmektedir. Bu çerçevede seçim tarihine ilişkin tartışmalar da teknik bir düzenlem meselesi olmaktan çıkmakta, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı’nın gelecekteki adaylığıyla ilişkilendirilmektedir.

 

Muhalefet cephesine bakıldığında ise tablo oldukça farklıdır. Ana muhalefet partisi CHP, son dönemde yaşadığı iç krizler ve özellikle mutlak butlan tartışmalarının yarattığı siyasi gerilim nedeniyle kendi gündemine yoğunlaşmış durumdadır.  Atanmışlarla seçilmişler arasında süren mücadele, CHP’nin ülke gündemini belirleme kapasitesini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır.

 

Özgür Özel liderliğinde şekillenen direniş çizgisinin nasıl bir sonuç vereceği ise yalnızca parti içi dengelere bağlı değildir. Sürecin seyri, aynı zamanda iktidarın ve yargı mekanizmalarının atacağı adımlardan da etkilenecektir. Bu nedenle CHP’nin önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasi hatta ilerleyeceğini öngörmek kolay değildir. Ancak mevcut görünüm, partinin enerjisinin büyük ölçüde kendi iç sorunlarına yöneldiğini göstermektedir.

Muhalefet dağınık  ve yeni dönemin meydan okumaları

Bu koşullar altında CHP’nin erken seçim talebi güçlü bir toplumsal kampanyaya dönüşebilmiş değildir. Dahası, partinin öncelikli gündemlerinden biri, seçimlerin yapılması değil, olası hukuki süreçlerin seçimlere katılma hakkı üzerinde yaratabileceği etkiler gibi görünmektedir.

 

Muhalefet blokunun diğer aktörleri açısından da benzer bir durum söz konusudur. CHP dışında erken ve derhal seçim talebini toplumsallaştırabilen, bu konuda etkili ve sürekli bir kamuoyu çalışması yürüten güçlü bir siyasi aktör bulunmamaktadır. Bu durum, iktidarın seçim takvimi üzerindeki kontrolünü daha da artırmaktadır.

 

DEM Parti ve Kürt siyasi hareketinin yaklaşımı ise farklı bir eksende şekillenmektedir. Bu kesimler açısından temel gündem, seçim tartışmalarından çok yeni çözüm süreci olarak adlandırılan gelişmeler ve bu süreç kapsamında gündeme gelebilecek hukuki-siyasal düzenlemelerdir. Dolayısıyla erken seçim konusu, Kürt siyasi hareketinin öncelikli gündemleri arasında yer almamaktadır.

 

Bütün bu tablo değerlendirildiğinde, iktidar partisini erken seçime zorlayabilecek güçlü bir toplumsal ya da siyasal baskının mevcut olmadığı görülmektedir. Üstelik ekonomik krizin ağır sonuçlarına rağmen AK Parti ve Cumhur İttifakı, geçmiş seçim deneyimlerinden hareketle riskleri yönetebileceklerini düşünmektedir. Bu nedenle ekonomik sıkıntıların tek başına erken seçim kararı doğuracağı varsayımı gerçekçi görünmemektedir.

 

Bugün itibarıyla erken seçim ihtimali oldukça zayıf görünürken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden aday olma ihtimali ise giderek güçlenmektedir. Cumhur İttifakı’nın stratejisinin, seçimleri normal takvimine mümkün olduğunca yakın bir tarihte gerçekleştirerek Meclis’ten seçim kararı çıkarabilecek sayısal çoğunluğu oluşturmak üzerine kurulduğu anlaşılmaktadır. Böylece Erdoğan’ın yeniden adaylığının hukuki zemininin hazırlanması hedeflenmektedir.

 

Bu perspektiften bakıldığında, Mehmet Uçum’un önerisi ile Devlet Bahçeli’nin açıklamaları arasında güçlü bir siyasal uyum olduğu görülmektedir. Her iki çıkış da Cumhur İttifakı’nın uzun vadeli seçim stratejisinin kamuoyuna yansımaları olarak okunabilir.

 

Muhalefet partileri ise bu stratejinin farkında olduklarını ifade etseler de, henüz buna karşı etkili ve toplumsal destek üretebilecek alternatif bir siyasi hat geliştirebilmiş değillerdir. Muhalefetin dağınık görüntüsü, seçmen nezdinde güven ve umut üretmesini zorlaştırmaktadır.

 

Bu noktada iktidarın stratejisini zorlayabilecek temel unsur, CHP’deki iç mücadelede demokratik siyasetin güçlenmesi ve çözüm sürecinin yalnızca iktidarın siyasi hesapları çerçevesinde şekillenmesine karşı toplumsal bir duyarlılığın ortaya çıkması olabilir. Özellikle barış, hukuk ve demokratikleşme taleplerinin toplumsallaşması, önümüzdeki dönemin en önemli siyasal dinamiklerinden biri olma potansiyeli taşımaktadır.

 

Muhalefet partileri önümüzdeki süreçte hem CHP’deki butlan tartışmalarının yarattığı krizle hem de yeni çözüm süreci bağlamında ortaya çıkan siyasal gelişmelerle daha bütünlüklü biçimde yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu iki başlık, Türkiye siyasetinin önümüzdeki dönemdeki yönünü belirleyecek temel alanlar arasında yer almaktadır.

 

Ancak bugünün Türkiye’sinde bu meseleleri yalnızca eski rejim tartışmalarının kavramlarıyla açıklamak mümkün değildir. Ne Türkiye’de yaşanan rejim dönüşümünü yok saymak mümkündür ne de yaklaşık yirmi aydır silahlı çatışmaların sona ermiş olmasının yarattığı yeni siyasal zemini görmezden gelmek mümkündür.

 

Türkiye, bir yandan Cumhurbaşkanlığı sisteminin kurumsallaşma sürecinin son aşamalarını yaşarken, diğer yandan Kürt sorununda silahlı çatışma döneminden siyasal mücadele dönemine geçişin etkilerini deneyimlemektedir. Bu iki büyük dönüşümün aynı zaman diliminde yaşanması, siyasetin bütün aktörlerini yeni pozisyonlar almaya zorlamaktadır.

 

Bu nedenle ne CHP içindeki tartışmalar yalnızca parti içi bir mesele olarak görülebilir ne de çözüm süreci yalnızca İmralı görüşmeleri çerçevesinde değerlendirilebilir. Her iki konu da Türkiye’nin siyasal geleceğini doğrudan etkileme kapasitesine sahiptir.

 

Sonuç olarak, Cumhur İttifakı erken seçim tartışmasını başlatarak aslında seçim tarihinden çok daha büyük bir siyasi hedefi kamuoyunun gündemine taşımaktadır. Tartışmanın merkezinde Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve Cumhurbaşkanlığı sisteminin geleceği bulunmaktadır. Muhalefetin bu stratejiye nasıl cevap vereceği ise yalnızca seçim sonuçlarını değil, Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki siyasal yönelimini de belirleyecektir.

 

Görünen odur ki iktidar bloğu, seçim tartışmaları üzerinden kendi siyasal hattını tahkim ederken, muhalefet henüz bu yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bütünlüklü bir strateji geliştirebilmiş değildir.

Not: Bu yazı ilk 19 Haziran 2006’da  https://yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismalari-cumhur-ittifakinin-stratejisi-ve-muhalefetin-acmazlari-15554 yayınlandı.