“Türkiye, iktidarın geçmişteki negatif tecrübelerin etkisiyle süreci eskisi kadar temkinli sahiplenmemesinin ve ağırdan almasının sonucu olarak değerlendirilebilecek, süreci riske atan gelişmelerle karşı karşıya.Bölgesel gelişmelerin yaratabileceği riskler de hesaba katıldığında, gecikmenin bedelinin ne kadar ağır olabileceği daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Bu nedenle yapılması gereken, sürecin etrafındaki tartışmaları daha da sertleştirmek değil; güveni artıracak mekanizmaları güçlendirmek, toplumu doğru ve zamanında bilgilendirmek ve çözümün toplumsallaşmasını sağlayacak adımları gecikmeden atmaktır.”

Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un TBMM’de beklenmedik ölçüde yüksek bir oyla kabul edilmesinin ardından süreç, çok yönlü bir yaylım ateşi altında. İlk günden itibaren, belli ölçülerde var olan sürece yönelik eleştirilerin dozu giderek arttı ve söylemler sertleşti.
Uyarının, kaygının ve temkinli iyimserliğin yerini; ötekileştirme, düşmanlaştırma ve eleştirilere tahammülsüzlük almaya başladı.
Yasanın Meclis’te yüksek oyla kabul edilmiş olmasının anlamının ve kıymetinin her geçen gün aşındığı yönündeki algı toplumda yaygınlaşıyor.
Bu durum, 12 Eylül askerî yönetiminin hazırladığı Anayasa’nın halkoylamasına sunulması sürecini hatırlatıyor. O dönemde milletin önemli bir bölümünün Anayasa’yı benimsememesine rağmen, askerî yönetimin bir an önce sona ermesi ve yönetimin sivillere devredilmesi beklentisiyle “evet” oyu kullanması gibi bir tablo ortaya çıkıyor.
Bugün de süreç yasasına, PKK’nin silahsızlanma sürecinin duraksamaması ve herkes sürecin olumsuz sonuçlarının yükünü üstlenmekten kurtulmak için “evet” oyu vermişe benziyor.
Siyasi bagajlar sürecin önüne geçiyor
Her kesim, gelinen noktada sürecin risklerinin ve zorluklarının farkında olmasına rağmen, kendi siyasal bagajını gözeten tutum ve davranışları öncelemiş gibi görünüyor.
Son dönemde sürecin provoke edildiğinden, komplo kurulduğundan söz edilir oldu.
2 Temmuz 2026 tarihinde DEM Heyeti’nin İmralı’da yaptığı görüşmenin notları olduğu iddia edilen tutanakların yayımlanmasının ardından, heyetin 19 Ağustos’ta İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında Heyet üyesi Özgür Faik Erol’un yaptığı açıklama tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı.
Erol’un, “Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil” sözleri, anlamı ve zamanlaması bakımından tepki çekti.
PKK lideri Abdullah Öcalan ile Kandil heyeti arasında 1-2 Şubat 2026 tarihlerinde gerçekleştiği iddia edilen görüşmenin notlarının üç bölüm hâlinde yayımlanmasıyla birlikte tartışmalar ve itirazlar daha da sertleşti. Tartışma adeta sağırlar diyaloğuna dönüştü.
Kürt tarafı, yayımlanan metinlerde çıkarma ve eklemeler yapıldığını, bazı değerlendirmelerin bağlamından koparıldığını ileri süren açıklamalar yaptı. Ancak bir bütün olarak bakıldığında, aktarılanların tamamı da bütünüyle reddedilmiyor.
Ortada garip bir durum var:
Notların yayımlanmasını ve yayımlanan metinleri eleştirenler, süreci provoke etmek ve çarpıtmakla suçlanıyor. Buna karşılık, notların nasıl sızdırıldığı, kim veya kimler tarafından sızdırıldığı ve bunun hangi amaçla yapıldığı neredeyse hiç sorgulanmıyor.
Neden buna ihtiyaç duyulduğu da yeterince tartışılmıyor.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken iki konu var.
İlki, bu tür tutanak, not veya kayıt sızdırma olaylarının ilk kez yaşanmıyor olması.
İkincisi ise bu sızıntıların, çözüm süreçlerinin kritik eşiklerinde ortaya çıkması.
Sızıntılar Yeni Değil
İlk örnek, 2009-2011 yıllarında Oslo’da MİT yetkilileri ile PKK yöneticileri arasında gerçekleştirilen görüşmelere ait ses kayıtlarının 13 Eylül 2011’de yayımlanmasıydı.
İkinci örnek ise 23 Şubat 2013’te HDP heyetinin PKK lideri Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin notlarının 28 Şubat 2013’te basına yansımasıydı. Söz konusu tutanaklar, gazeteci Namık Durukan’ın imzasıyla yayımlandı. O dönemde de süreç kritik bir eşikteydi.
Bugün olduğu gibi, 2013’te de sürecin geleceğine ilişkin kaygılar, beklentiler ve belirsizlikler yüksekti.
Bu nedenle, hangi planla ve hangi amaçla, hangi tarafça yapılmış olursa olsun, sürece pozitif katkı sağlamadığı açık. Kürt tarafının bu konudaki sicilinin iyi olmadığı bir gerçek. Sürece yönelik risklere zemin yaratabilecek zaafların ve sorumsuz tutumların makul bir izahı olamaz.
Yeni çözüm sürecinin karakterini belirleyecek önemli bir eşikteyiz. Aynı zamanda toplumun farklı kesimlerine ait hassasiyetlerin yükselme eğilimi gösterdiği bir dönemden geçiyoruz.
Dünyanın hiçbir yerinde çatışma çözümü tecrübelerinde, böylesine kritik bir eşikte, tarafların, toplumsal altüst oluş potansiyeli taşıyan böylesi bir sorumsuzluk örneğine rastlamak kolay değildir.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Bunun kime ne yararı olabilir?
Ya da daha açık ifade etmek gerekirse, böylesine riskli bir girişimden ne tür bir yarar beklenebilir?
Bu tür girişimler, çözüm süreçlerinin sağlam ilerleyebilmesi için elzem olan taraflar arasındaki güvensizliğin giderilmesini zorlaştırır ve süreci uzatır.
Daha da önemlisi, bizim gibi toplumun farklı kesimlerinde temkinli iyimserliğin ağır bastığı ve siyasi liderlerin yürüttüğü çözüm süreçlerinde, bilgi kirliliği insanların kafasının daha da karışmasına, kaygıların, kuşkuların ve edilgenliklerin derinleşmesine yol açabilir.
Çıkış yolu: süreci toplumsallaştırmak
Bu girdaptan çıkmanın yolu, sürecin toplumsallaşmasına hizmet edecek araçların geliştirilmesine, kurumsallaşmanın güçlendirilmesine ve sürecin işleyişinin şeffaflaştırılmasına yoğunlaşmaktır.
Toplumun çözüm sürecinin öznesi olması için bugünden yapılması gerekenleri önümüze seren bir süreç yaşıyoruz.
Örneğin, süreç yasasının hazırlanmasında göz ardı edilen toplumun doğru ve zamanında bilgilendirilmesi konusunda bir adım atılabilir.
2013-2015 Çözüm Süreci döneminde çıkarılan 6551 sayılı yasada Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına verilen görevlerden biri olan bilgilendirme ve koordinasyon işlevine benzer bir mekanizmanın oluşturulmasının zamanı gelmiştir.
Toplumun doğru bilgiye zamanında ulaşmasını sağlayacak bağımsız, güvenilir ve kurumsal bir iletişim mekanizması, sürece ilişkin spekülasyonların ve bilgi kirliliğinin azaltılmasına katkı sağlayabilir.
Geleceği planlamak
Silahların bırakılmasının tespiti, teyidi ve onayı aşamasına takılıp kalmadan, sonrasını planlayan bir yol haritasının hazırlanmasına şimdiden başlanmalıdır.
Bu hazırlıklar akademi, sivil toplum ve kanaat önderlerinin katkısıyla yürütülmeli; toplumun farklı kesimlerinin sürece katılımının önü açılmalıdır.
Çünkü çözüm süreçleri yalnızca silahların susmasıyla tamamlanmaz. Kalıcı barış, toplumsal güvenin inşa edilmesini, kurumların güçlendirilmesini ve farklı kesimlerin sürece kendisini ait hissetmesini gerektirir.
Gecikmenin bedeli
Türkiye, iktidarın geçmişteki negatif tecrübelerin etkisiyle süreci eskisi kadar temkinli sahiplenmemesinin ve ağırdan almasının sonucu olarak değerlendirilebilecek, süreci riske atan gelişmelerle karşı karşıya.
Bölgesel gelişmelerin yaratabileceği riskler de hesaba katıldığında, gecikmenin bedelinin ne kadar ağır olabileceği daha açık biçimde ortaya çıkıyor.
Bu nedenle yapılması gereken, sürecin etrafındaki tartışmaları daha da sertleştirmek değil; güveni artıracak mekanizmaları güçlendirmek, toplumu doğru ve zamanında bilgilendirmek ve çözümün toplumsallaşmasını sağlayacak adımları gecikmeden atmaktır.
Not: Bu yazı ilk 04 Eylül 2026’de https://yeniarayis.com/yazi/yeni-cozum-surecinde-sizdirilan-notlarin-golgesi-20765 yayınlandı.