“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, tartışmalara, çeşitli itirazlara ve çekincelere rağmen yürürlüğe girmesiyle birlikte, yeni çözüm sürecinin ilk aşaması olan PKK’nin silahsızlandırılması ve hareketin dönüşüm sürecinin hızlanacağına dair çeşitli emareler ortaya çıkmıştır.”

Yasanın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanmasının ardından sosyal medya hesaplarından yaptığı duyuru ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin salı günü Türkgün gazetesinde yayımlanan süreç değerlendirmesinden anlaşıldığı kadarıyla, Kürt sorununda uzun yıllar süren silahlı çatışma döneminin ardından sorunun politika ve hukuk zeminine taşınması için bir plan işlemeye başlamıştır.
Dün, yasa gereği Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında, güvenlik kurumlarının temsilcilerinden oluşması gereken komisyon, sürecin planını somutlaştıracak ilk toplantısını yaptı. Bu yazıyı toplantının sonuçları açıklanmadan önce kaleme aldım.
Türkiye, gerek bölgesel gelişmeler gerekse çerçeve yasanın kapsamı ve içeriği nedeniyle fazlasıyla dikenli, engebeli ve zorlu bir yolculuğa çıkmış durumda. Daha doğru bir ifadeyle, yasa çıkarmak gibi kısmen daha kolay olan bir evreyi, geç de olsa ve eksikleriyle birlikte geride bırakıyor.
Bırakalım Kürtlerin hak taleplerinin karşılanmasını; Türkiye’nin toplumsal muhalefetinin ortak paydası olan ülkenin hukuk, adalet ve demokratik bir iklime kavuşması arzularının karşılık bulma ihtimalinin belirmesini bile, silahlara veda sürecinin, silahlı çatışma döneminin toplumda açtığı derin ve kronikleşmiş siyasal, sosyal ve kültürel yaraları sağaltması konusunda da iki yıla yaklaşan süreçte en küçük bir hareketlenme görünmüyor.
Bu anlamda sürecin tek ayak üzerinde, bütün heybetiyle durmaya devam etmesi, sürece yönelik toplumsal desteğin sınırlarını daraltıyor ve hız ivmesini frenliyor. İktidar çevresinin üstenci, hükmedici ve tek taraflı dili de hız kesmeden sürüyor.
Çatışma sürecinin siyasal, sosyal ve kimliksel mağdurlarının ve taraflarının taleplerinin ve sorunlarının yok sayılmaya devam edilmesi, sadece sürecin karakterini açığa çıkarmaktadır. Tek taraflı olarak yaraları sarmaya çalışmak, silahsızlanma sürecinde farklılıklarla bir arada yaşamanın zeminini ve olanaklarını geliştirmek açısından doğru bir tercih değildir.
Hakikat, yüzleşme ve onarım
Bu nedenle uluslararası çatışma çözümü deneyimleri içinde, bütünsel bir perspektifle çok sayıda uygulama modeli ve yaklaşım geliştirilmiştir.
Bu yazımda bunların bazılarını genel tanımları ve işlevleriyle hatırlatmak istiyorum.
Geçiş dönemi adaleti, genel olarak savaş, darbe, otoriter rejim, iç çatışma veya yaygın insan hakları ihlalleri gibi dönemlerden çıkan toplumların, geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşmesini, mağdurların haklarını gözetmesini ve toplumsal barışın kurulmasını amaçlayan bir adalet yaklaşımıdır. Klasik anlamda yalnızca “suçluları cezalandırmak” değildir.
Buradaki amaç, geçmişteki suçların hepsini yalnızca cezalandırma yoluyla ele almak değil; toplumsal barışı koruyarak hakikatle cesaretle yüzleşmektir. Temel hedef yalnızca intikam veya cezalandırma değildir. Hakikatin ortaya çıkarılması, mağdurların seslerinin duyulması ve toplumun barışçıl biçimde yeni bir döneme geçmesi esastır.
Bunun başlıca unsurları; sorumluların belirlenmesi, geçmişte ne olduğunun araştırılması ve açığa çıkarılması, mağdurların zararlarının tazmin edilmesi, haklarının tanınması ve kamuoyuna açıklanması, ihtiyaç hâsıl olan kurumsal reformların planlanması ve hayata geçirilmesidir. Güvenlik güçleri gibi kurumların yeniden yapılandırılması da bu kapsamda ele alınmak durumundadır.
Geçiş dönemi adaletinin dünyadaki en bilinen uygulama örneklerinden biri Güney Afrika’dır. Ancak Güney Afrika modeli ile yeni çözüm sürecinin modeli ve tarzı arasında benzerlikler oldukça sınırlıdır. Bununla birlikte, çatışmadan çıkış, bir arada sükûnet içinde yaşama ve çatışma çözümünün bütün taraflarının ve toplumun her kesiminin yaralarını iyileştirme açısından, Ankara’nın Türkiye’ye özgü bir geçiş dönemi adaleti formu planlaması, barış sürecinin önündeki önemli konulardan biridir.
Bu konunun, uluslararası deneyimler açısından en hassas ve telafisi en zor boyutlarından biri ise cezasızlık politikasının tek taraflı olarak devlet eliyle kurumsallaşmasıdır.
Cezasızlık, devlet veya güçlü aktörlerin işlediği ciddi suçların ve insan hakları ihlallerinin soruşturulmaması, sorumluların yargılanmaması veya cezalandırılmaması durumunu ifade eder. Basitçe söylemek gerekirse: Devlet veya iktidar adına suç işlendiği biliniyor, ancak sorumlular belirlenmiyorsa ortada bir cezasızlık politikası vardır. Güvenlik güçlerinin soruşturulmasından kaçınılması ya da bu konuda ısrarcı olunması da aynı sorunun parçasıdır.
Bu durumda, uluslararası çatışma çözümü literatüründe yer alan bir başka yaklaşım olan onarıcı adaletin gerçekleştirilmesi de engellenir. Onarıcı adalet kavramı yalnızca suçluyu cezalandırmaya değil, mağdurun uğradığı zararın ve bozulan ilişkilerin mümkün olduğunca onarılmasına, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasına ve bir arada yaşamaya odaklanan bir adalet anlayışıdır.
Barış akademisyenleri meselesi
Ankara’nın bu yaklaşımlardan yararlanarak Türkiye’ye özgü benzer bir model ve uygulama pratiğini hayata geçirmek için, çerçeve yasanın uygulanması sürecinde hazırlıklara şimdiden başlaması, yasanın isminde yer alan toplumsal bütünleşme sürecinin gelişmesine hız kazandıracağı gibi, süreçte farklı kesimlerin yaklaşımında etkin rol oynayan güvensizliğin giderilmesine de önemli katkı sunacaktır.
Bunların yanı sıra, ilk bakışta yukarıda anlatmaya çalıştıklarımla alakasız gibi görünen, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan yüzlerce akademisyenin üniversitelerdeki görevlerine son verilmesi gibi Türkiye’ye özgü bir “barış akademisyenleri” sorunumuz da var.
Akademisyenlerin görevlerine dönmeleri ve gasp edilen haklarının tazmin edilmesi, aslında tam da şimdi konuşulması, tartışılması ve çözüm üretilmesi gereken bir sorundur.
Bütün bu sorunlar ve konular birbiriyle yarıştırılmadan veya karşı karşıya konulmadan, çözümün planlanması ve bütüncül bir yol haritasının, meşruiyet zeminini güçlendiren bir yaklaşımla demokratik hukuk zemininde hazırlanması artık gündeme alınmalıdır.
Yeni çözüm sürecinin yalnızca silahların bırakılması ve silahlı yapının dönüşümüyle sınırlı kalmaması, toplumsal bütünleşmenin gerçek anlamda sağlanabilmesi için geçmişin yaralarıyla da yüzleşmesi gerekiyor. Bunun yolu ise farklı mağduriyetleri birbirinin alternatifi olarak görmekten değil, hepsini aynı demokratik hukuk zemini içinde ele almaktan geçiyor.
Not: Bu yazı ilk 21 Ağustos 2026’da https://yeniarayis.com/yazi/surecinin-eksik-ayagi-gecis-donemi-adaleti-18610 yayınlandı.