Brüksel Kürt Konferansı Ardından 

27 Ekim 2006 BİRGün Gazetesi

 Her yıl Avrupa Parlamentosu çatısı altında sonbahar’da yapılan Kürt konferansının üçüncüsü 16- 17 Ekim 2006 tarihlerinde yapıldı. Konferansa konuşmacı ve dinleyici olarak 150’ye yakın kişi katıldı. Toplantıyı organize edenler önceki yıllara göre bu yıl Türkiye ve diğer ülkelerden katılımın daha zengin ve yüksek, Avrupa parlamentosu üyelerinin katılımının ise düşük olduğunu belirtiyorlar. Avrupa parlamentosu üyelerinin katılımının düşük olmasının nedenin ise Türkiye AB ilişkilerindeki gerginliğin daha fazla artmasının bahanesi olmak istenmemesi olarak yorumlandı. Konferansa Avrupa Sol Partisi üyelerinin,  özelliklede İtalyanların katılımı ve ilgilileri yoğundu. Ev sahipliğini neredeyse İtalyanlar yaptı.

Bu yıl toplantıyı anlamlı kılan iki önemli gelişme vardı. Birincisi PKK’nın 1 Ekim 2006 tarihinde yürürlüğe koyduğu ateşkes kararının yarattığı gelişmeler. Diğeri ise Türkiye AB ilişkilerinde yaşanan kırılmalar ve sorunlar. Her iki konuda konferansa katılan akademisyenler, siyasetçi ve aydınlar tarafında çok yönlü ve çok boyutlu olarak tartışıldı.

 

Kürt Sorunu

Konferansa damgasını vuran doğal olarak ateşkes süreci oldu. Tartışmalar PKK’nın silahsızlanması ya da çatışmanın kalıcı olarak sona ermesi ve Kürt sorununun demokratik çözümünün nasıl gerçekleşeceği konularında yoğunlaştı. Bu noktada, şu anda Kürt hareketi içinde sorumlu konumda olan konuşmacıların ortak yaklaşımı dikkat çekiciydi. Başta DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir olmak üzere konuşmacılar tarafından ateşkes kararının geri dönülmesi neredeyse imkansız bir sürecin başlangıçı olduğunu ve bu sürecin geçmiştekilerle bir çok acıdan benzerlik taşımadığının ısrarla vurgulanması; sürecin kendileri acısından yaratacağı zorlukların (operasyonların devam ediyor olması gibi)  farkında olarak kendilerine güvenen,  kararlı ve dikkatli ifadeleri önemliydi. Bazı farklı yaklaşımlara rağmen aynı kişiler Kürt sorunun bu ülkenin kendi iç dinamikleri ile çözüleceğinin altınını özellikle çizdiler. AB sürecinin en fazla hızlandırıcı, kolaylaştırıcı faktör olabileceği vurgulamaları ve özelikle ABD’nin bölgeye yönelik politikasının sorunun çözümüne katkı sunmasının söz konusu olamayacağının altını çizmeleri, Türkiye’de yaşanan tartışmalar dikkate alındığında çok fazla anlamlıydı. Türkiye’den katılan Kürt konuşmacılar Türkiye’deki çözüm yolunun ne güneyin, ne de bir başka ülkenin çözüm yöntemiyle benzer olamayacağına vurgu yaptılar. Sanırım bu konuşmaların sonucu PKK ile mücadele için atanan ABD, Irak ve Türkiye Koordinatörünün yanına, AB’nin de koordinatör ataması doğrultusunda yapılan öneriler sonuç bildirgesine girmedi.

 

Baydemir’in konuşması

Konferans konuşmalarında herkes,  ateşkes sürecine rağmen operasyonların şiddetle sürmesine ve bazı olumlu gelişmelere rağmen Türkiye’nin Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti dışlayan, geleneksel yaklaşımdan arınmış politikasının olmamasının büyük bir tehlikeye yol açabileceği vurguladı. Kürt sorunun geldiği aşama ve toplumsal gerilimin ulaştığı boyutlar açısından bu süreçte,  PKK’nın silahsızlanmasının önünün açılmamasının Türkiye’yi  “iç savaşa”  sürükleyecek potansiyeli taşıdığına dikkat çekildi.

 

Konferanstan ülkemizdeki büyük medyaya yegâne yansıması, Diyarbakır Belediyesi Başkanı Osman Baydemir’in ise tam bir çarpıtılmaya uğratılmış konuşma oldu. Baydemir yerel yönetimler ve demokratik katılımcılık üzerine yapmış olduğu  konferans konuşmasının bir bölümünde  19. ve 20. yüzyılların  devlet yapılanması acısından merkezileşme yılları olduğunu,  21. yüzyılın ise ademi-merkezileşme yılı olacağını  vurguladıktan sonra; yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması ihtiyacını belirterek; yerel idarenin tek elde toplanmasının vali ve belediye başkanı ayrımının ortadan kaldırılmasının; bölgesel, merkezi kentleşmeye gidilmesi ve yerel kaynakların  gelirlerinden yerel yönetimlere  daha fazla kaynak aktarılması modelinin daha katılımcı, çoğulcu  ve demokratik bir anlayış olacağını anlattı. Baydemir önerisinin eyalet sistemi olmadığını özellikle vurguladı. Bazı büyük medyamız ve statükocu siyasilerimiz,   bu öneri üzerine  Baydemir’i  bölücülükle  suçlayarak, ne yazık ki  ayrımcılık  yapmakta hiçbir sakınca görmediler. Öneriyi kamuoyuna Doğu ve Güneydoğu bölgesi için talep edilen bir istekmiş gibi sunarak Baydemir’ bir kez daha hedef haline getirerek bir kez daha Kürt siyasetçilerinin karşı karşıya oldukları zorluklarının iyi bir örneğini oluşturdular.

 

AB süreci

İkinci önemli tartışma konusu olan AB- Türkiye ilişkileri ve AB’nin Kürt sorunun çözümündeki rolü konusunda ise, daha çok AB ülkelerinin bu süreçte oynadıkları yanlış role dikkat çekildi. Özelikle Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Cengiz Aktar’ın AB ülkelerini, Türkiye’ye karşı son bir yıldır hasımhane ve çifte standartçı, dışlayıcı tutum almakla eleştirmesi ve AB’ne giden tren raylarının, AB ve Türkiye’deki, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanlar tarafından nasıl söküldüğünü çeşitli örneklerle açıklayan konuşması ilgi uyandırdı ve AB üyesi ülkelerden katılanlardan destek gördü.

 

Yine aynı oturumda İHD Genel Başkanı  Yusuf Alataş’ın  parelel yaklaşımı ve AB ülkelerinin Kürt sorununu bireysel haklar temelinde,   iç sorun  olarak tanımlamalarını  eleştirmesi de dikkat çekiciydi. Başta Joost Lagendijk olmak üzere bir çok Avrupalı ve  Türkiyeli konuşmacı Avrupa ülkelerinin Türkiye’nin AB sürecinde izledikleri politikayı eleştirerek, bu sürecin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve dolayısıyla Kürt sorununun çözümüne katkısının gözardı edilmesini sert bir dille eleştirdiler. AB ülkelerinin kolaylaştırıcı rol oynamak zorunda olduğunun altı çizilen konferansta, tek tek ülke katılımcılarının kendi ülkeleri üzerindeki baskılarının artırılmasının önemi belirtildi.

 

Konferansta yeteri kadar tartışılamayan önemli bir değerlendirme de Doğu Ergil’in, Kürt sorununu vatandaşlık hakları olarak ele alıp, tartışması ve ateşkes kavramının aslında savaş dönemine ait olması nedeniyle başka tanımlama yapılması önerisi oldu. Her iki öneride katılımcılar için yeni bir tartışmaydı. Özelikle  ilk önerinin derinlikli tartışılması ve kavranması  Kürt sorunun çözümü yolunda ilerlememize önemli katkı sunabilir.

 

Konferansta ortaya çıkan bir gerçekte oturum başlıklarının daha somut konular olarak belirlenmesi, somut adımların atılması veya planların çıkarılması için zorunluluğu olsa gerek. Konferansın Türkiye kamuoyunda yeterli yankı yaratmamış olmasının nedenleri tizlikle değerlendirilmeli ve kalıcı bir çalışma olarak planlanmalıdır. Her şeye rağmen konferans geleceğe ilişkin umut, Kürt sorunun demokratik zeminlerde çözümü yolunda önemli bir işlev yerine getirdi.