Kürt Kardeşime Dokunma  

6 Eylül 2005 BirGün Gazetesi

Mersin’de 2005 Newroz etkinlikleri sonrası başlayan linç eylemleri son 10 gün içinde hızlandı.  Trabzon,  Ayvalık, Seferihisar ve 4 Eylül Pazar günü Kürt yurttaşların yapmak istedikleri “Abdullah Öcalan’a özgürlük yürüyüşü” dönüşü Bilecik’te yaşanan linç girişimleri toplumun geniş kesimlerinde Kürt–Türk etnik çatışması endişesini güçlendirdi.

55 yıl önce İstanbul’da Rum azınlıklara yönelik saldırıları yaşamış bir toplum olarak etnik çatışmaların nasıl başladığını ve nasıl hızla geliştiğini çok iyi biliyor olmamız daha çok kaygılanmamıza yol açmaktadır. 1 Temmuz 2005 tarihinden itibaren Genel Kurmay Başkanı ve çeşitli askeri yetkililer tarafından sık sık yapılan  “teröre karşı topyekûn savaş” çağrıları hızla Kürtlere dönük savaşa döndü.

Kimi hükümet ve yerel idarecilerin saldırganları teşvik edici söz ve tutumları,  AKP hükümetinin sessizliği insanların, çatışmaların sona erme umutlarını tükenmesi noktasına getirdi. Umutsuzluk toplumun üzerine karabasan gibi çöktü.  Bunu değiştirmek bu ülkedeki bütün farklı kimliklere sahip insanların  “birlikte yaşama iradesine” dört elle sarılmasından geçiyor.  Çünkü birlikte yaşama iradesi parçalan Türkiye çok hızlı biçimde bir tür  “Balkanlaşma” potansiyeli taşımaktadır. Bu çok kimlikli, çok kültürlü Türkiye mozağının param parça olması anlamına gelecektir. Böylesine bir gidişi devlet yöneticilerinin arzuladığını söyleyebilmek mümkün değil. Ancak her şey, her zaman devletin denetiminde ve belirlediği sınırlar içinde gelişmemektedir. Bunun en iyi örneği 12 Eylül öncesi faşist hareketin durumudur. Devlet devrimci hareketin gelişmesine karşı anti-komünist mücadeleye sevk ettiği komandoları bir süre sonra denetleyemez oldu.  Bu nedenle bu türde etnik milliyetçi temeldeki linç girişimleri,  hiç beklenmedik bir anda etnik temizliğe dönüşebilir. Bu tür bir gelişme uzun süredir devam eden çatışmalardan daha vahim sonuçlar doğurur ve toplumda daha derin yaralar açar. Daha önce Kürtlerinin siyasal ve kültürel haklarını savunan herkesi, PKK’lı veya bölücü olarak niteleyen, suçlayan ve hedef gösteren milliyetçi, ırkçı, şoven güçler son bir yıldır fiili saldırılara yöneldiler, toplu linç seansları düzenlemeye başladılar.

Türk- Kürt Milliyetçiliği Mi?

Bu saldırganlığın nedenleri üzerine yürütülen tartışmalarda yaygın kanı Türk ve Kürt milliyetçilerin etnik çatışmayı ya da Kürt-Türk çatışmasını körüklediğidir. Kanımca büyük yanlış burada yapılmaktadır. Kürt hareketinin izlediği yanlış veya benimsemediğimiz siyasetini milliyetçilik olarak değerlendirerek kolay bir yolu seçtiğimizde gerçekten gelişen Kürt milliyetçiliğine karşı mücadele yürütemeyiz. Bunun en yaygın örneği PKK karşı eleştirel tutum alan çevreler, son dönemde gerek basın gerekse kimi aydınlarımız tarafından parlatılırken, esasen Kürt milliyetçiliğini örgütleyenlerin bunlar olduğu gözden kaçırılmaktadır. PKK karşıtı olmaları yeterli görülmektedir.

 

Kürtlerin 4 Eylül’de yapmaya çalıştıkları yürüyüşün milliyetçilikle hiçbir ilgisi yoktur. Ancak yanlış bir siyasi taktiktir. Barış umutlarının geliştiği bir ortamda toplumsal gerilimi artıracak bir eylemde ısrar etmek barış sürecini zorlayacağı için özveride bulunarak geri adım atılabilmeli ve yürüyüş ertelenmeliydi. Ancak bu yanlışı saldırgan Türk milliyetçiliği ile eşitlemek, aynı kantarla tartmaya kalkışmak kadarda yanlış bir şey olamaz.

 

Saldırılar Mazur Gösterilemez

Nasıl adlandırmak istersek öyle adlandıralım, ister Kürt yurttaşlar, ister PKK’lılar, ister DEHAP’ lılar, ister DTH’ i isterse de Öcalan yandaşları diyelim, yaptıkları her hangi yasal yada yasadışı eylem, açıklama veya faaliyetleri Türk milliyetçilerini neden hemen tahrik ediyor?

 

Bu insanlar linç etme haklarını ve cesaretlerini nereden alıyorlar? 12 Eylül öncesi de devrimcilerin, sosyalistlerin Moskova ya da Çin yandaşı olmalarından dolayı tahrik olup, faşist saldırılar ve katliamlar yapanlar bunlar değiller miydi? Güvenlik güçlerinin, savcıların, hâkimlerin yerine kendilerini koyanlar bunlar değiller miydi? Kürt hareketinin,  bize göre yanlış siyaseti neden milliyetçilerin saldırısını mazur göstermeye yol açsın? Bütün bunların normal sayıldığı bir yerden hukukun, adaletin, demokrasinin ne anlamı kalıyor? Düşünmemiz gerekmez mi?

 

Bu gün bir çok aydın, yazar ya da siyaset insanın, Türk milliyetçilerinin saldırganlığı ile Kürt hareketinin benimsemediğimiz, toplumsal duyarlılıkları gözetmediğini düşündüğümüz taktik yada stratejik adımlarını Kürt milliyetçiliği diye tanımlamaları ve bunu toplumsal gerginliği artırıcı ve Türk milliyetçilerinin saldırganlığının gerekçe olarak sunmalarının kendisi bir tür şovenizm değimli?

 

Kürtlerin bizim benimsemediğimiz her hangi bir eylemini Türk milliyetçileri tahrik edici eylemler olarak tanımlamak, öyle göstermek, toplumsal değer yargılarının geri veya tutucu olduğu bölgelerde kadınların kıyafetlerinin erkekleri tahrik gerekçesi olarak kabul etmekle ya da tacizi kadının kıyafetiyle mazur göstermenin arasında bir fark yoktur. Her ikisi de son tahlilde egemen bakışın ve yaklaşımın bir sonucudur. Böyle yaparak Kürt hareketini yalıtma çabalarına destek verilmektedir.  Ve Kürt halkı ile kopuşu hızlandırmaktadır.

 

Ancak bu yaklaşım birlikte yaşamı zora sokacak bir sonuç üreteceği için bir an önce terk edilmeli. Esas olarak Türk milliyetçiliğin bu saldırganlığına karşı mücadele geliştirilmelidir. Birlikte yaşam iradesinin devamını istiyorsak milliyetçilere, ırkçılara, şovenlere karşı “Kürt kardeşime dokunma demeliyiz”.  En az kendi haklarımız kadar başkalarının da haklarını savunmak durumundayız. Kürtlerin demokratik haklarını kullanmalarının önüne çekilen bu linç setinin kaldırılması için taraf olmalıyız.

 

Devlet ve hükümet yetkilileri Kürt yurttaşlara yönelik saldırıları mazur gösteren açıklamalardan, onları kollayan ve kışkırtan tutumlardan vazgeçmezle ise Bilecik’te Kürtleri taşıyan araçta çıkarılan yangının ateşi, gün gelir herkes gibi onları da yakar. Bu ateşle oynamak herkese kaybettirecektir.